5 Mart 2010 Cuma

Posta / 22 Temmuz 2008

Daha birkaç gün oldu, o birkaç gün ağır ağır birikti. O kadar ağır geçti ki zaman, her saat başı pencereye çıktım. Yola baktım.

Yaşıyla akran üniformalı postacıdan hala iz yok. Öldü mü yoksa yaşlı postacı? Senden şarkılarla dolu zarflar getiren, bana masmavi herşeyi taşıyan o dişsiz bunak! Bir haftadır yok ortalıklarda bana inat. Sebebsiz öfkeleniyorum. Belki de onu beklemekten yorulduğumdandır. Günahını almamalı, hastalanmış, yatağından çıkamamış belli ki. Üniforması dolapta bir kaç gün daha eskimiştir böylece. İyileşmesini beklemekten başka çarem kalmadı artık. Hem sürekli camda olmam dikkat çekecek. Pencerede ne yapıyor yoksa bu kaçık? Girişteki Sevilanım’ın soruları hançer misali saplanacak. “Ne o kimi bekliyorsun günü güne katıp?”, “Bana bak bi halt mı karıştırıyorsun yoksa?”, “Postacı mı? Postacı mı kaldı ayol güldürme beni, bana bak kimi bekliyorsun?”

Biliyorum en fazla bir saat dayanacağım evin içinde kendime. Sana yeni bir mektup yazmaya karar verdim. Belki senin postacın daha dinçtir ve elmayı ısırarak yiyebiliyordur. Kimbilir?

1 yorum:

psişik dedi ki...

Beklemek, ne zor iştir. hele mektup beklemek? biri seni düşünecek kağıda bu düşündüklerini yazacak, zarfı kapatacak. bunu yapacak sebata ve özleme sahip biriyse bile postacı kaldı mı gerçekten?
en son gördüğüm postacının üstünden on yıla yakın zaman geçti sanırım.
e yaşlanmış olmaları çok tabi.
olsun. yine de ümit olmadan yaşayamıyor insan.
kimbilir belki o da mektup yazmaya üşenmiyordur, seviyordur üstelik.
hele başka bi şehirde. ne romantik.
postacısı da gençse hele....
güzel yazı eline sağlık coka-nostaljik.